Doğu Akdeniz Jeopolitiğinde Askeri ve Hukuki Bir Enstrüman Olarak Türkiye-Libya İlişkileri (2016-2026)

Özet

Bu makale, Doğu Akdeniz'de giderek karmaşıklaşan deniz yetki alanları mücadelelerini, 2016-2026 on yıllık dönemi ekseninde ve bilhassa 27 Kasım 2019 tarihinde Türkiye Cumhuriyeti ile Libya Ulusal Mutabakat Hükümeti (UMH) arasında imzalanan "Deniz Yetki Alanlarının Sınırlandırılmasına İlişkin Mutabakat Muhtırası" temelinde incelemektedir. Çalışma, söz konusu hukuki metnin yalnızca teknik bir deniz hukuku belgesi olmanın ötesinde, Türkiye'nin "Mavi Vatan" doktrini ile kavramsallaştırdığı güvenlikleştirme stratejisinin sahaya yansıyan en kritik jeopolitik enstrümanı olduğunu savunmaktadır. Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi (UNCLOS) ve Uluslararası Adalet Divanı (UAD) içtihatları çerçevesinde hakkaniyet (equity), orantısallık (proportionality), kapatma etkisi (cut-off effect) ve tecavüz etmeme (non-encroachment) prensipleri üzerinden derinlemesine bir uluslararası hukuk analizi sunulmaktadır. Eşzamanlı olarak, 2020 yılındaki doğrudan Türk askeri müdahalesi ile korunan bu hukuki kazanımın, Yunanistan, Mısır ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY) ekseninin maksimalist politikalarına (Sevilla Haritası ve EastMed projesi) karşı nasıl asimetrik bir denge oluşturduğu incelenmektedir. Makalenin son bölümü, 2024-2026 yılları arasında Türkiye'nin Libya'nın doğusundaki güçlerle (Halife Hafter ve Tobruk Temsilciler Meclisi) kurduğu yeni diplomatik köprüleri, jeo-ekonomik enerji hamlelerini (TPAO'nun sismik araştırmaları) ve mutabakat muhtırasının onaylanma ihtimalini merkeze alarak geleceğe yönelik stratejik projeksiyonlar sunmaktadır.

1. Giriş ve Kavramsal Çerçeve: Hukukun ve Sert Gücün Kesişim Noktası Olarak Doğu Akdeniz

Yirmi birinci yüzyılın küresel siyasetinde deniz alanları, salt birer ulaşım rotası veya ticari geçiş güzergahı olmaktan çıkmış; hidrokarbon rezervleri, jeostratejik askeri konuşlanma alanları ve ulus-devletlerin egemenlik iddialarının çatıştığı birer "varoluşsal mücadele" sahasına dönüşmüştür. Levant Havzası'nda keşfedilen ve hacmi 3,45 trilyon metreküp doğalgaz ile 1,7 milyar varil petrol seviyesinde tahmin edilen devasa hidrokarbon rezervleri, bölgeye kıyısı olan devletler arasındaki deniz yetki alanlarının sınırlandırılması sorununu uluslararası krizlerin merkezine taşımıştır. Doğu Akdeniz özelinde bu mücadele, 2016 yılından itibaren yeni bir evreye girmiş; diplomatik notalar ve hukuki itirazlar yerini donanma diplomasisine (gunboat diplomacy), sismik araştırma gemilerinin donanma refakatinde yürüttüğü faaliyetlere, bölgesel ittifaklara ve doğrudan sınır ötesi askeri müdahalelere bırakmıştır.

Bu bağlamda Türkiye'nin bölgedeki stratejisi, uzun yıllar boyunca savunduğu "ısrarlı itirazcı" (persistent objector) kimliğinden sıyrılarak, sahadaki gerçeklikleri bizzat şekillendiren proaktif ve çok boyutlu bir dengeleme (balancing) stratejisine evrilmiştir. Bu proaktif stratejinin şüphesiz en somut, en cüretkar ve jeopolitik kırılma yaratan adımı, 27 Kasım 2019 tarihinde Türkiye ile BM tarafından tanınan Libya Ulusal Mutabakat Hükümeti (UMH) arasında imzalanan "Deniz Yetki Alanlarının Sınırlandırılmasına İlişkin Mutabakat Muhtırası"dır. Söz konusu muhtıra, Türkiye'nin güneybatı kıyıları ile Libya'nın kuzeydoğu kıyıları arasında 18.6 deniz mili uzunluğunda bir sınır çizgisi belirleyerek, Doğu Akdeniz'i batıdan doğuya kesen bir hukuki ve fiziki bariyer inşa etmiştir.

Bu makale, 2019 Muhtırası'nı salt bir ikili sınırlandırma anlaşması olarak değil; uluslararası hukuk (lawfare), güvenlik politikaları ve reelpolitik ekseninde stratejik bir enstrüman olarak ele almaktadır. Makalenin temel tezi; Türkiye'nin Doğu Akdeniz'deki deniz yetki alanı sınırlandırma stratejisinin uluslararası mahkeme içtihatlarının (hakkaniyet, kapatma etkisinden kaçınma) sağlam hukuki zeminine dayandığı, bu hukuki zeminin Mavi Vatan doktrini ile sosyo-politik bir "güvenlikleştirme" (securitization) sürecinden geçtiği ve nihayetinde Libya'daki askeri müdahale (sert güç) ile koruma altına alınarak kalıcı bir statüko yarattığı yönündedir. Bu kapsamlı analiz; hukuki temeller, Mavi Vatan'ın kavramsal inşası, Yunanistan-Mısır ekseniyle yaşanan jeopolitik satranç ve 2026 yılına uzanan diplomatik/askeri projeksiyonlar olmak üzere dört ana sacayağı üzerinde yükselmektedir.

2. 2019 Mutabakat Muhtırası'nın Uluslararası Hukuk Bağlamındaki Analizi

Uluslararası deniz hukuku, özellikle birbirine komşu (adjacent) veya karşılıklı (opposite) kıyıları bulunan devletler arasındaki deniz yetki alanlarının (Kıta Sahanlığı ve Münhasır Ekonomik Bölge - MEB) sınırlandırılması konusunda spesifik, matematiksel ve mutlak bir yöntem dayatmaz. Bunun yerine, 1982 tarihli Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi'nin (UNCLOS) 74. ve 83. maddeleri, sınırlandırmanın "hakkaniyete uygun bir çözüm" (equitable solution) elde etmek amacıyla ve uluslararası hukuk temelinde anlaşma yoluyla yapılması gerektiğini amirdir. Türkiye UNCLOS'a taraf olmamasına rağmen, bu maddelerin temelini oluşturan ve uluslararası teamül hukukunun (customary international law) ayrılmaz bir parçası olan hakkaniyet (equity) prensibine sıkı sıkıya bağlı kalmıştır. Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi'nin (GKRY) Doğu Akdeniz'deki pozisyonları ise, hakkaniyet ilkesinden ziyade, adaların anakaralarla birebir aynı etkiye sahip olduğu argümanına ve katı bir "eşit uzaklık" (equidistance) yöntemine dayanmaktadır. Bu kavramsal çatışma, Türkiye-Libya mutabakatının hukuki meşruiyet tartışmalarının kalbini oluşturmaktadır.

2.1. Adaların Etkisi, Orantısallık ve Eşit Uzaklık (Equidistance) İkilemi

Yunanistan ve GKRY'nin Doğu Akdeniz'deki maksimalist sınırlandırma iddiaları, UNCLOS'un 121(2) maddesinde yer alan ve adaların da anakaralar gibi tam kıta sahanlığı ile MEB üretebileceğini öngören kuralın koşulsuz ve sınırsız bir şekilde uygulanması gerektiği tezine dayanır. Bu okuma biçimiyle oluşturulan ve uluslararası kamuoyunda "Sevilla Haritası" olarak adlandırılan vizyon; Girit, Kaşot, Karpatos, Rodos ve yüzölçümü yalnızca 10 kilometrekare olan Meis (Kastellorizo) adasının, Türkiye'nin Doğu Akdeniz'deki devasa anakara kıyı projeksiyonunu tamamen kapatarak tam etki yaratacağını iddia etmektedir. Bu vizyon, Doğu Akdeniz'in en uzun kıyı şeridine sahip olan ülkesi Türkiye'yi, Antalya Körfezi ve çevresinden ibaret olan son derece dar bir deniz alanına hapsetmektedir.

Türkiye ise, uluslararası hukukta bir "ısrarlı itirazcı" konumunda hareket ederek, adaların her coğrafi senaryoda tam deniz yetki alanı üretemeyeceğini, bu durumun hakkaniyet ilkesine, coğrafi üstünlük ilkesine ve orantısallık (proportionality) kurallarına açıkça aykırı olduğunu savunmaktadır. Uluslararası hukukta sınırlandırma işlemi matematiksel bir soyutlama değil, coğrafyanın somut gerçekliklerine dayanan hukuki bir dengeleme operasyonudur. Adaların, karşısında yer alan geniş bir anakara kıyısına kıyasla yaratacağı haksız yetki alanı genişlemesi, hukukun genel ilkeleriyle bağdaşmamaktadır. Türkiye-Libya Mutabakat Muhtırası, tam olarak bu hukuksal doktrin ayrılığının sahada sözleşmeye dönüştürülmüş halidir. Yunanistan Dışişleri Bakanlığı bu antlaşmayı "coğrafi olarak absürt" ve uluslararası hukukun (özellikle UNCLOS'un) ihlali olarak nitelendirmiş, iki ülkenin karşılıklı kıyılarının olmadığını, Girit ve Rodos gibi adaların varlığının yok sayıldığını ileri sürmüştür. Oysa uluslararası mahkeme içtihatları (Uluslararası Adalet Divanı - UAD ve Uluslararası Deniz Hukuku Mahkemesi - ITLOS kararları) Türkiye'nin tezine ve Türkiye-Libya arasındaki hattın hakkaniyetine güçlü bir hukuki destek sağlamaktadır.

2.2. Uluslararası Mahkeme İçtihatları: Kapatma Etkisi (Cut-off Effect) ve Tecavüz Etmeme (Non-encroachment)

Uluslararası deniz hukuku içtihatları, sınırlandırma krizlerinde coğrafyanın yapay bir şekilde yeniden yazılmamasını (non-refashioning of geography), ancak doğal coğrafyanın yarattığı adaletsizliklerin hakkaniyet prensipleri (equity infra legem) çerçevesinde düzeltilmesini emreder. Hakkaniyet ilkesinin modern deniz hukukuna girişi, 1945 tarihli ABD Başkanı Truman'ın Kıta Sahanlığı Bildirisi'ne (Truman Proclamation) kadar uzanmakta olup, bu belge eşit uzaklık yerine hakkaniyet ilkelerini ön plana çıkarmıştır.

Bu yaklaşımın uluslararası mahkemelerdeki en önemli miladı, 1969 tarihli Kuzey Denizi Kıta Sahanlığı (North Sea Continental Shelf) davalarıdır. Bu davada UAD, katı bir eşit uzaklık çizgisinin her koşulda bağlayıcı olmadığını, bilhassa içbükey (concave) kıyılara sahip olan Federal Almanya'nın, eşit uzaklık çizgisi uygulandığında deniz projeksiyonunun diğer ülkeler tarafından kesileceğini ve bunun kabul edilemez bir "kapatma etkisine" (cut-off effect) neden olacağını hükme bağlamıştır. Mahkeme, her devletin kendi kara ülkesinin doğal uzantısı (natural prolongation) olan deniz yatağı üzerinde hakkı olduğunu ve sınırlandırmanın bu doğal uzantıya "tecavüz etmeme" (non-encroachment) prensibine göre yapılması gerektiğini vurgulamıştır.

Türkiye-Libya Mutabakat Muhtırası'nın hukuki anatomisini ve meşruiyetini anlamak için en kritik emsal ise, ilginç bir biçimde bizzat Libya'nın taraf olduğu 1985 tarihli Libya/Malta Kıta Sahanlığı davasıdır. Bu davada UAD, Malta'nın bağımsız bir ada devleti olmasına karşın, Libya'nın çok daha uzun olan anakara kıyı şeridi karşısında yaratacağı orantısız "kapatma etkisini" engellemek maksadıyla, teorik eşit uzaklık çizgisini Malta aleyhine, yani kuzeye kaydırmış ve adaya ancak kısıtlı bir deniz yetki alanı tanımıştır.

Benzer bir şekilde Türkiye, Doğu Akdeniz'deki sınırlandırmada, Meis (Kastellorizo) gibi Türkiye ana karasına sadece iki kilometre, Yunanistan ana karasına ise 580 kilometre uzaklıktaki 10 kilometrekarelik bir adanın; yahut Girit gibi Türkiye anakarasının doğal uzantısını çaprazlama bir şekilde kesen adaların kendi yüzölçümlerinin binlerce katı büyüklüğünde bir MEB yaratmasının "tecavüz etmeme" ve "kapatma etkisi" ilkelerini ağır şekilde ihlal ettiğini savunmaktadır. UAD ve ITLOS'un Karadeniz (Romanya-Ukrayna, 2009), Gine/Gine-Bissau, St. Pierre ve Miquelon (Kanada-Fransa, 1992), Nikaragua-Kolombiya ve Bangladeş/Myanmar (2012) kararlarında da istikrarlı bir biçimde görüldüğü üzere, anakaraların kıyı projeksiyonlarını kapatan adalara ya sıfır etki (zero effect), ya kısıtlı etki (partial/half effect) verilmekte, yahut bu adalar sadece kendi karasularıyla (enclavement) sınırlandırılmaktadır.

Dolayısıyla, 2019'da Türkiye ve Libya arasında çizilen hat, Girit, Karpatos ve Rodos adalarının Türkiye'nin doğal anakara projeksiyonunu "kesmesini" engelleyen, kıyı uzunluklarındaki orantısallığı dikkate alan ve uluslararası mahkemelerin üç aşamalı sınırlandırma testinin (three-step approach) ruhuna uygun olan hakkaniyetli bir müdahaledir. Anlaşma, hukukun sadece devletlerin iddialarına değil, objektif coğrafi üstünlüğe ve anakara projeksiyonlarına hizmet etmesi gerektiğinin altını çizmektedir.

3. Mavi Vatan Doktrini: Egemenliğin Denizde Yeniden İnşası ve Güvenlikleştirme

2019 Türkiye-Libya Mutabakat Muhtırası, salt diplomatik ve hukuki bir hamle olmanın ötesinde, Türkiye'nin ulusal güvenlik mimarisinde yaşadığı devasa bir paradigma değişiminin, yani "Mavi Vatan" doktrininin devletin resmi dış politikası haline gelmesinin en somut sonucudur. İlk olarak 2006 yılında dönemin donanma stratejistleri (bilhassa Emekli Tümamiral Cem Gürdeniz) tarafından kavramsal altyapısı kurulan Mavi Vatan, Karadeniz, Ege ve Doğu Akdeniz'deki ilan edilmiş ve edilmemiş deniz yetki alanlarının bir kara parçası kadar kutsal, bölünmez ve tavizsiz bir biçimde savunulması gereken bir "vatan toprağı" olduğu fikrine dayanır.

3.1. Kopenhag Okulu Ekseninde Deniz Alanlarının Güvenlikleştirilmesi

Mavi Vatan doktrininin stratejik doğasını ve Türkiye'nin 2016-2026 dönemi pratiklerini anlamak için, Uluslararası İlişkiler disiplinindeki Kopenhag Okulu'nun "güvenlikleştirme" (securitization) teorisi kusursuz bir analitik mercek sunmaktadır. Barry Buzan ve Ole Wæver tarafından kavramsallaştırılan güvenlikleştirme, siyasi bir aktörün belirli bir konuyu normal siyasi tartışma ve bürokratik müzakere alanından çıkarıp, onu devletin bekasına ve kimliğine yönelik varoluşsal bir tehdit (existential threat) olarak tanımlaması ve buna karşı olağanüstü askeri, siyasi veya hukuki önlemler almayı meşrulaştırması sürecidir.

Türkiye, 2010'lu yılların başından itibaren GKRY'nin tek taraflı parselasyon ilanlarını, İsrail, Mısır ve Yunanistan ile yaptığı deniz yetki alanı sınırlandırma anlaşmalarını ve nihayet AB destekli Sevilla Haritası'nı, basit bir ekonomik çıkar uyuşmazlığı olarak değil; Mavi Vatan söylemi üzerinden devlete yöneltilmiş bir "beka" ve "kuşatılmışlık" sorunu olarak çerçevelemiştir. Devletin üst düzey kurumları, diplomatik aygıtları ve siyasi karar alıcıları tarafından, dijital diplomasi ve yeni medya platformları aracılığıyla dolaşıma sokulan "Mavi Vatan bizimdir", "Vatan denizde başlar" gibi söylemler, egemenlik anlatısını salt elit düzeyinde bırakmamış, toplumun tüm kesimlerinde benimsenen bir kimlik ve kolektif güvenlik algısı yaratmıştır.

Bu yoğun güvenlikleştirme ve milli duyarlılık inşası süreci, Türk karar alıcılarına Libya gibi binlerce kilometre ötedeki denizaşırı bir coğrafyada proaktif davranma, mutabakat muhtıraları imzalama, donanma unsurlarını kalıcı olarak konuşlandırma ve fiili askeri müdahalede bulunma konusunda olağanüstü bir toplumsal ve meşruiyet zemini (audience acceptance) sağlamıştır. Bir başka deyişle, egemenlik kavramı yalnızca uluslararası hukuk metinleriyle sınırlandırılmamış, aynı zamanda ontolojik bir savunma hattı olarak denize taşınmıştır.

3.2. Türkiye-Libya Anlaşması'nın Jeopolitik Pratiği

Mavi Vatan doktrininin jeopolitik hedefi, Türkiye'yi Anadolu yarımadasına hapsetmeyi amaçlayan bölgesel koalisyonları yarmak ve denizdeki stratejik derinliği artırmaktır. Libya ile imzalanan deniz yetki alanları anlaşması, bu vizyonun Birleşmiş Milletler (BM) nezdinde resmiyet kazanması ve kayda geçirilmesi anlamına gelmektedir. 2019 Muhtırası ile Türkiye, Mavi Vatan haritasının batı sınırlarını net bir şekilde çizmiş, Doğu Akdeniz'deki kıta sahanlığının dış sınırlarını deklare etmiştir. En uzun kıyı şeridine sahip olmasına rağmen bölgesel denklemlerden dışlanmaya çalışılan Türkiye, Mavi Vatan vizyonunu Libya anlaşması ile ete kemiğe büründürerek, Avrupa kıtasından Afrika kıtasının kuzey kıyılarına kadar uzanan dikey bir jeopolitik kalkan inşa etmiştir. Bu dikey hat, Türkiye'yi kuşatmaya çalışan rakiplerin deniz alanındaki ilerleyişini bıçak gibi kesen bir karşı-çevreleme (counter-containment) hamlesidir.

4. Yunanistan, Mısır ve Kıbrıs Eksenine Karşı Asimetrik Denge ve Jeopolitik Kırılmalar

2016 sonrası dönemde Doğu Akdeniz jeopolitiği, Türkiye'yi bölgesel enerji denklemlerinden dışlamayı hedefleyen kurumsal ve diplomatik koalisyonların inşasına sahne olmuştur. İsrail, Mısır, Yunanistan, GKRY ve İtalya öncülüğünde kurulan Doğu Akdeniz Gaz Forumu (EastMed Gas Forum), bölgedeki devasa hidrokarbon kaynaklarını Türkiye'yi by-pass ederek Avrupa'ya ulaştırmayı hedefleyen "EastMed Boru Hattı" projesinin siyasi zeminini oluşturmuştur. Proje, İsrail ve Kıbrıs gazının deniz altından Girit'e, oradan Yunanistan anakarasına ve İtalya'ya taşınmasını öngörmekteydi.

Türkiye-Libya anlaşması, tam da bu maksimalist tasavvuru harita üzerinde ve hukuki düzlemde ortadan ikiye yaran asimetrik bir stratejik hamledir. Çizilen Türkiye-Libya sınırı (median line), planlanan boru hattının geçiş güzergahını tam ortadan kesmektedir. Uluslararası hukuka göre, bir devletin kıta sahanlığı veya MEB alanından denizaltı kabloları ve boru hatları geçirilebilmekle birlikte, boru hattının güzergahı ve çevresel güvenlik koşulları kıyı devletinin iznine tabidir. Türkiye, Libya ile imzaladığı anlaşma sayesinde, kendi onayı veya katılımı olmadan Doğu Akdeniz'den Avrupa'ya doğrudan bir hat çekilmesini fiilen ve hukuken imkansız (veyahut siyasi maliyeti hesaplanamayacak kadar yüksek) hale getirmiştir. Bu hamle, EastMed projesinin teknik ve ekonomik olarak sürdürülemez olduğu yönündeki uluslararası kanaati pekiştirmiş ve projenin çöküşünü hızlandırmıştır.

4.1. 2020 Yunanistan-Mısır Anlaşması: Maksimalist Tezlerdeki Kısmi Geri Adım

Türkiye'nin bu jeopolitik "şah-mat" niteliğindeki hamlesine karşı, Yunanistan ve Mısır, uzun yıllardır devam eden ancak bir türlü sonuçlanamayan deniz yetki alanları müzakerelerini olağanüstü bir hızla tamamlayarak 6 Ağustos 2020 tarihinde kısmi bir MEB sınırlandırma anlaşması imzalamıştır. Bu antlaşma, Atina tarafından Türkiye-Libya antlaşmasını "geçersiz kılmak" ve bölgesel bir denge yaratmak amacıyla sunulmuş diplomatik bir misilleme olsa da, içeriği incelendiğinde Yunanistan'ın kendi maksimalist iddialarından (Sevilla Haritası) ciddi tavizler verdiği bir "zaman kazanma" ve "zafiyet" belgesi niteliği taşımaktadır.

Yunanistan, Mısır'ı masada tutabilmek ve acil bir anlaşma imzalayabilmek için, Türkiye karşısında her platformda öne sürdüğü "adaların anakaralar gibi tam etki yaratacağı" (UNCLOS Md. 121/2) tezinden pragmatik bir şekilde geri adım atmak zorunda kalmıştır. Mısır ile yapılan kısmi sınırlandırmada, sınır çizgisi Mısır lehine olacak şekilde ayarlanmış (adjusted median line); Girit, Karpatos ve Rodos adalarına tam kıta sahanlığı hakkı tanınmamış, etkileri tıraşlanmıştır. Diğer bir deyişle Yunanistan, Mısır'a taviz verirken, adaların coğrafi büyüklük ve konumlarına göre kısıtlı etkiye sahip olabileceği gerçeğini -ki bu Türkiye'nin deniz hukukundaki en temel ve değişmez argümanıdır- uluslararası bir antlaşmada bizzat tescil etmiştir. Bu durum, Yunanistan'ın Ege ve Doğu Akdeniz'de Türkiye'ye karşı yürüttüğü hukuki argümantasyonun kendi eliyle zayıflatılması anlamına gelmektedir.

4.2. Mısır'ın Rasyonel Bekleyişi ve İhtiyatlı Politikası

Kahire yönetiminin bu süreçteki tutumu, Doğu Akdeniz'in karmaşık siyasi dokusunu anlamak açısından son derece dikkate değerdir. Mısır, Yunanistan ile anlaşırken bilinçli, rasyonel ve hesaplı bir devlet aklı (raison d'état) sergileyerek, sınırlandırma hattını Türkiye'nin 2019'da BM'ye bildirdiği ve kıta sahanlığının güney sınırını oluşturan 28. meridyenin doğusuna taşırmamıştır. Yunanistan'ın, Meis (Kastellorizo) adasını da kapsayacak şekilde daha doğuya uzanan maksimalist bir hat çekme arzusuna Mısır ayak diremiş ve bu talebi reddetmiştir.

Mısır'ın bu ihtiyatlı tutumunun arkasında iki temel neden yatmaktadır. Birincisi, Yunanistan tezlerine göre bir sınırlandırma yapmak, Mısır'ın Türkiye'nin savunduğu hakkaniyet tezlerine kıyasla çok daha dar bir deniz alanına sahip olması demektir; zira Türkiye ile yapılacak muhtemel bir anlaşma Mısır'a daha fazla deniz yetki alanı bırakmaktadır. İkincisi, Mısır siyasi olarak Yunanistan'ın yanında duruyor gibi görünse de, gelecekte Türkiye ile olası bir deniz yetki alanı anlaşması ihtimalini açık tutmuş ve Türkiye ile geri dönülmez bir çatışma alanına girmekten kaçınmıştır. Nitekim Türkiye, Yunanistan-Mısır anlaşmasını tanımadığını ve bu alanlarda kendi kıta sahanlığı haklarının ihlal edildiğini sert bir dille açıklayarak, araştırma gemisi Oruç Reis'i donanma eşliğinde tartışmalı alanlara göndermiş ve sahada yeni bir fiili durum yaratmıştır.

5. Askeri Enstrümanların Hukuku Koruma İşlevi: 2020-2026 Süreci

Hukuki metinlerin ve uluslararası antlaşmaların (treaties) uluslararası ilişkilerde hüküm ifade edebilmesi, ancak sahada yaratılan fiili durumların (de facto) kalıcılığı, caydırıcılık kapasitesi ve sert güç unsurlarıyla desteklenmesi ile mümkündür. Türkiye, 2019'da imzaladığı tarihi muhtıranın askeri bir yenilgi sonucu çöpe gitmesini önlemek için, Libya iç savaşında doğrudan askeri bir aktör olarak sahaya inmiş ve 2020-2026 yılları arasında askeri gücünü jeopolitik ve hukuki bir "kalkan" olarak kullanmıştır.

5.1. 2020 Askeri Müdahalesi ve UMH'nin Düşüşünün Engellenmesi

Kasım 2019'da muhtıranın imzalanmasının hemen ardından, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), Mısır, Rusya (Wagner Grubu aracılığıyla) ve Fransa tarafından askeri, lojistik ve siyasi olarak desteklenen doğu merkezli güçlerin lideri General Halife Hafter (Libya Ulusal Ordusu - LNA), başkent Trablus'u ele geçirmek ve UMH hükümetini devirmek için nihai ve şiddetli bir taarruz başlatmıştı. Bu taarruz, Türkiye açısından varoluşsal bir tehdit anlamına geliyordu; zira Trablus'un düşmesi ve UMH'nin tasfiye edilmesi, Türkiye-Libya deniz antlaşmasının henüz doğmadan uluslararası hukuken iptal edilmesi ve Türkiye'nin Doğu Akdeniz'e yönelik vizyonunun çökmesi demekti.

Durumun ciddiyeti üzerine, Ocak 2020'de Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM), Libya'ya asker gönderilmesini içeren tezkeresini onayladı. Türkiye'nin askeri gücüyle sahaya inmesi, çatışmanın seyrini dramatik, hızlı ve asimetrik bir şekilde değiştirdi. Milli İstihbarat Teşkilatı'nın (MİT) nitelikli istihbarat desteği, Türk Silahlı Kuvvetleri'nin danışmanlığı, elektronik harp sistemleri ve özellikle Bayraktar TB2 SİHA'ların (Silahlı İnsansız Hava Araçları) yoğun ve yıkıcı kullanımıyla UMH güçleri (Barış Pınarı / Peace Storm Operasyonu) önce Trablus kuşatmasını kırmıştır. Ardından Rus menşeli Pantsir hava savunma sistemlerini imha ederek, stratejik öneme sahip Watiya Hava Üssü'nü geri almış ve Hafter güçlerini hızla Sirte-Cufra sınırına kadar püskürtmüştür.

Bu operasyonlar esnasında Türk fırkateynlerinin kıyı şeridine sağladığı radar ve hava savunma desteği, Libya coğrafyasında ilk kez bir dış aktörün deniz kuvvetlerinin bu denli efektif şekilde iç savaşa müdahale ettiğini ve alan reddi (anti-access/area denial) uyguladığını göstermiştir. Böylece Türkiye, askeri caydırıcılığını kullanarak 2019 Deniz Yetki Alanları Antlaşması'nı imzalayan hükümeti fiziken korumuş, Trablus'un düşmesini engellemiş ve hukuki belgenin yaşamasını garanti altına almıştır. Savaş, Ekim 2020'de imzalanan ateşkes ile durulurken, Türkiye'nin sağladığı bu sert güç kalkanı, 2024 yılına kadar yenilenen TBMM tezkereleri ve askeri eğitim anlaşmalarıyla (Misrata ve Homs'taki askeri üs mevcudiyeti, güvenlik güçlerinin eğitimi, hukuk uygulama ve istihbarat paylaşımı mutabakatları) kalıcı bir lojistik ve operasyonel derinliğe kavuşturulmuştur. Bu durum, Türkiye'ye dış politikasında diplomatik esneklik sağlayan güçlü bir koz vermiştir.

5.2. Pragmatik Dönüşüm (2024-2026): Doğudaki Hasım (Hafter) ile Kurulan Diplomatik Köprüler

2024-2026 dönemine gelindiğinde, Türkiye'nin Libya'daki siyasi angajmanı salt tek ayaklı (sadece Trablus'taki Ulusal Birlik Hükümeti - UBH eksenli) olmaktan çıkmış; rasyonel çıkar maksimizasyonuna dayalı, son derece rafine bir diplomatik çok taraflılığa dönüşmüştür. Türkiye, 2020 yılında şiddetle savaştığı Doğu Libya güçleriyle (Halife Hafter ve doğudaki uluslararası tanınırlığı olan tek yasama organı konumundaki Tobruk Temsilciler Meclisi) ilişkilerini pragmatik bir çerçevede onarmaya ve stratejik bir diyalog mekanizması inşa etmeye başlamıştır.

Bu paradigma değişiminin altında yatan temel motivasyon, yalnızca BAE, Suudi Arabistan ve Mısır ile yaşanan bölgesel normalleşme iklimi değildir. Asıl hedef, 2019 Deniz Yetki Alanları Antlaşması'nın Libya iç politikasındaki hukuki meşruiyet açığını (Tobruk meclisi tarafından yıllardır "yasadışı" ilan edilmesi ve onaylanmamış olmasını) tamamen kapatma arzusudur. Yunanistan, Kıbrıs ve AB, anlaşmanın uluslararası geçerliliğine karşı çıkarken sürekli olarak Libya Parlamentosu'nun (Temsilciler Meclisi'nin) onayından geçmediği argümanına sığınmaktaydı.

Nisan 2025'te, bu stratejik yakınlaşmanın en çarpıcı adımı atılmış; Halife Hafter'in oğlu ve Libya Ulusal Ordusu (LNA) Kara Kuvvetleri Komutanı Saddam Hafter, resmi bir davetle Ankara'yı ziyaret ederek Türk Savunma Bakanı ve üst düzey askeri erkanla görüşmüştür. Bu diplomatik atılımı, Ağustos 2025'te MİT Başkanı İbrahim Kalın'ın Bingazi'ye giderek doğrudan Halife Hafter ile gerçekleştirdiği üst düzey temaslar izlemiştir. Eş zamanlı olarak, bir zamanlar çatışma denizi olan sulara demir atan Türk Donanması'na ait TCG Kınalıada korveti, Bingazi limanını ziyaret etmiş, "Tek Libya, Tek Ordu" sloganı altında doğu güçleriyle ortak devriye ve tatbikatlar düzenlemiş, hatta Halife Hafter gemide ağırlanarak askeri bir sembolizm inşa edilmiştir.

Bu yoğun diplomatik, istihbari ve askeri temasların en büyük ve somut meyvesi; bugüne dek 2019 Antlaşması'nı şiddetle reddeden, ulusal egemenliğin ihlali olarak gören ve iptali için mahkemelere başvuran Tobruk Temsilciler Meclisi'nin, antlaşmayı yeniden incelemek ve muhtemelen onaylamak (ratification) üzere resmi bir teknik komite kurduğunu açıklaması olmuştur. Halife Hafter ve doğu güçleri, Ukrayna savaşı nedeniyle azalan Rus (Wagner) desteği karşısında yeni bir müttefik bulmak, Trablus'taki rakiplerine karşı ellerini güçlendirmek ve Avrupa Birliği'ne karşı göç/güvenlik kartını kullanmak adına Türkiye ile ilişkileri geliştirirken; Türkiye de bu pragmatik hamleyle Doğu Akdeniz'deki hukuki argümanını, Yunanistan'ın itirazlarını boşa çıkaracak sarsılmaz bir zırha büründürmektedir.

5.3. Jeo-ekonomik Kaldıraç: Enerji Diplomasisi ve Yeniden İnşa

Türkiye'nin Doğu Akdeniz ve Libya stratejisi, sadece sert güç (military power) ve hukuki diplomasi (lawfare) ekseninde ilerlememekte; aynı zamanda çok güçlü bir jeo-ekonomik temelle (geo-economic leverage) desteklenmektedir. 2025 yılının son çeyreği itibarıyla Türkiye, sahadaki askeri avantajlarını kalıcı ekonomik pazar paylarına ve enerji bağımsızlığı adımlarına dönüştürmeyi başarmıştır.

2022'de Türkiye ile Trablus hükümeti arasında imzalanan hidrokarbon arama mutabakatının ardından (ki bu mutabakat yerel mahkemelerde davalara konu olmuştu), Haziran 2025'te Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı (TPAO) ile Libya Ulusal Petrol Şirketi (NOC) arasında devasa bir anlaşmaya imza atılmıştır. Bu anlaşma, Libya açıklarındaki dört farklı deniz bloğunda sismik araştırma ve sondaj yapılmasını öngörmektedir. Yaklaşık 500 milyon dolarlık başlangıç yatırımı barındıran bu operasyon, 10.000 kilometrelik sismik veri toplanmasını içermekte olup, sondaj planlanan bölgelerin bir kısmı doğrudan 2019 muhtırasıyla sınırları çizilen ve Yunanistan'ın güney Girit kıta sahanlığı iddialarıyla çakışan alanları (özellikle Blok 4 gibi sahaları) kapsamaktadır.

Bu faaliyetler, Yunanistan ve Mısır'ın şiddetli diplomatik protestolarına ve BM nezdindeki şikayetlerine rağmen hız kesmeden devam etmiş, Türkiye'nin sahadaki fiili kontrolünün (effective control) bir uzantısı olmuştur. Enerji arama faaliyetlerinin yanı sıra Ankara, Libya'da değeri 800 milyon doları bulan liman modernizasyonları, havalimanı onarımları ve müteahhitlik projeleriyle (reconstruction) ülkenin yeniden inşasında başat bir rol üstlenmiş; böylelikle Batılı (İtalyan, Fransız) ve bölgesel (Mısır) rakiplerine kıyasla Libya iç dinamiklerine ekonomik olarak kök salmıştır.

6. Gelecek Öngörüleri ve Jeopolitik Projeksiyonlar (2026-2030)

2016-2026 on yıllık periyodunun detaylı veri analizi göstermektedir ki, Doğu Akdeniz'deki jeopolitik mücadele sadece hukuki metinlerin, UNCLOS maddelerinin veya UAD kararlarının masada yarıştırıldığı akademik ve steril bir zemin değildir. Aksine, donanmaların, istihbarat ağlarının, SİHA'ların ve ekonomik yatırımların iç içe geçtiği çok katmanlı bir hibrit güç sahasıdır. Türkiye-Libya 2019 Mutabakat Muhtırası, geride bırakılan on yılın en belirleyici, statüko sarsıcı ve dönüştürücü kırılma noktası olmuş; Türkiye'yi Doğu Akdeniz'den tasfiye etmeye çalışan tüm enerji koalisyonlarını felç etmiştir. Gelecek projeksiyonları şu parametreler üzerinden şekillenecektir:

  1. Hukuki Tahkim ve Parlamenter Onay: 2026 yılı ve sonrasında en kritik dönemeç, Tobruk Temsilciler Meclisi'nin (veya olası bir birleşik Libya parlamentosunun) 2019 Muhtırası'nı resmi olarak parlamentodan geçirmesidir. Bu teknik sürecin, Saddam Hafter ve Türkiye arasındaki müzakerelerin geldiği nokta itibarıyla tamamlanması yüksek bir olasılıktır. Böyle bir onay, anlaşmanın Libya iç hukukundaki usul eksikliğine dair Yunanistan ve Avrupa Birliği tarafından üretilen yegâne diplomatik argümanı tamamen çökertecektir. Uluslararası toplum nezdinde ülkenin hem batısı hem de doğusu tarafından benimsenmiş bir deniz sınırı (Nitekim 2025 yazında Libya'nın BM'ye verdiği Yunanistan'ı şikayet eden nota bu ortak iradenin ilk sinyalidir), Türkiye'nin deniz yetki alanını uluslararası hukuk sisteminde tartışmaya kapalı, "kazanılmış bir hak" haline getirecektir.

  2. Mısır ile Örtülü Sınırlandırma ve Uyum: Doğu blokajının yıkılması, Mısır ile Türkiye arasındaki pragmatik ve örtülü uyumu hızlandıracaktır. Mısır, Türkiye'nin anakara tezlerinin aslında kendi deniz yetki alanını da Yunanistan'ın iddialarına kıyasla genişlettiğinin farkındadır. 2026-2030 döneminde Kahire'nin Yunanistan ile imzaladığı anlaşmayı resmen iptal etmesi beklenmese de, hidrokarbon ruhsatlandırma pratiklerinde Türkiye'nin ilan ettiği kıta sahanlığı sınırlarına zımnen (tacitly) riayet etmesi ve "çatışmasızlık" (de-confliction) üzerinden fiili bir uzlaşı yaratması en güçlü senaryodur.

  3. Yunanistan ve Doğu Akdeniz'de Yeni Format: Yunanistan'ın, askeri olarak Türkiye'nin sahadaki varlığı ile korunan, Libya içindeki hukuki süreci tamamlanmış ve TPAO'nun sismik araştırmalarıyla tahkim edilmiş bu antlaşmaya karşı uygulayabileceği "sert güç" opsiyonları bulunmamaktadır. AB destekli diplomatik baskıların Türkiye'nin politikalarını değiştirmediği gerçeği karşısında, krizin sıcak bir çatışmadan ziyade "donmuş bir krize" (frozen conflict) dönüşmesi muhtemeldir. Uzun vadede Yunanistan'ın, değişen bu yeni jeopolitik gerçekliği kabullenerek, Türkiye'nin öne sürdüğü "kapsamlı ve çok taraflı Doğu Akdeniz Konferansı" formatına mecbur kalması olası bir çıkış yoludur.

7. Sonuç

Türkiye'nin 2016 sonrasında ivme kazanan ve 2019 yılında Libya Mutabakat Muhtırası ile taçlanan Doğu Akdeniz stratejisi; uluslararası hukukun (lawfare), askeri kapasitenin (hard power) ve ulusal bir jeopolitik doktrinin (Mavi Vatan) birbiriyle kusursuz bir şekilde entegre edildiği tarihsel bir devlet aklı pratiğidir.

Anlaşmanın hukuki zemini; adalara kıyasla anakaraların ağırlığını, orantısallığı ve "kapatma etkisinden" (cut-off effect) kaçınmayı emreden 1969 Kuzey Denizi, 1985 Libya/Malta ve 2009 Karadeniz davaları gibi Uluslararası Adalet Divanı'nın köklü "hakkaniyet" içtihatlarına sıkı sıkıya bağlıdır. Ne var ki Türkiye, uluslararası ilişkilerin salt hukuk metinleriyle idare edilemeyeceğini tecrübe etmiş, bu haklı hukuki argümanlarını korumak için 2020 yılında Libya'ya askeri müdahalede bulunarak muhtırayı imzalayan hükümetin yıkılmasını engellemiş; 2024-2026 döneminde ise hasım kabul edilen Halife Hafter ve doğu otoriteleriyle masaya oturarak antlaşmanın onay (ratification) sürecini başlatacak pragmatik bir diplomatik esneklik sergilemiştir.

"Mavi Vatan" kavramı, sadece denizcilik sınırlarını ifade eden bir terim olmaktan çıkmış; güvenlikleştirme süreçleri (securitization) bağlamında Türkiye'nin savunma reflekslerini yönlendiren, halk tabanında meşruiyet bulan ve dış politikada tavizsiz bir egemenlik kalkanı yaratan ontolojik bir olguya dönüşmüştür. Sonuç olarak, Türkiye-Libya deniz yetki alanları mutabakatı; uluslararası hukukun statik değil, askeri caydırıcılık, enerji hamleleri ve diplomatik manevralarla desteklendiğinde nasıl değiştirici ve kurucu bir güce (constitutive power) sahip olduğunun, ve bölgesel güç mücadelesinde asimetrik bir dengenin nasıl kurulabileceğinin somut bir örneği olarak Doğu Akdeniz jeopolitiği tarihine damga vurmuştur.

Kaynakça

[1] Çetin, Ş. (2020). Türkiye-Libya arasındaki deniz yetki alanları anlaşması Doğu Akdeniz'de dengeleri değiştirdi. Anadolu Ajansı.

[3] Talmon, S. (2020). The intricacies of maritime boundary delimitation: Germany's one-sided response to the Turkey-Libya MoU... GPIL - German Practice in International Law.

[5] Nordic Monitor. (2025). UN clash on Libya maritime lines reveals persistent tensions between Egypt and Turkey.

[6] Qlex. (n.d.). The Turkey-Libya Maritime Delimitation Agreement.

[7] Wikipedia. (n.d.). Libya (GNA)–Turkey maritime deal.

[9] Arab Center Washington DC. (n.d.). The Libya-Turkey Memorandum of Understanding: Local and Regional Repercussions.

[10] The Validity of Turkey-Libya's Agreement on Maritime Boundaries in International Law. (2020). ResearchGate.

[11] Hellenic Republic Ministry of Foreign Affairs. (2019). Letter from the Greek Government concerning the TR-LIB MoU.

[15] Gertik, M. (2025). Eastern Mediterranean Disputes... Equitable Principles, Meis Island. DergiPark.

[20] OSW - Centre for Eastern Studies. (2025). Turkey's policy towards Libya: a year of major shifts.

[21] Wikipedia. (n.d.). Turkish intervention in Libya (2020–present).

[23] Kenez, L. (2025). Turkey enhances strategic intelligence and law enforcement ties with Libya. Nordic Monitor.

[24] Memorandum of Understanding on Law Enforcement Cooperation Between Turkey and Libya. (2024). Nordic Monitor.

[25] Debuglies. (2025). Report: Turkey's Libya Engagement, Economic Leverage and Geopolitical Power Play in 2025.

[27] Chatham House & SIPRI Data Integrations (2025). Turkey's Evolving Role in Libya.

[28] Yorulmazlar, A., & Turhan, E. (2022). Turkey's Strategic Expansion in Africa: Multifaceted Engagement in Ethiopia, Libya, and Somalia.

[30] Başeren, S. H. (n.d.). Doğu Akdeniz'de Deniz Yetki Alanlarının Paylaşılması Sorunu ve Türkiye. DergiPark.

[31] International Court of Justice (ICJ). (1984). Continental Shelf Case (Libyan Arab Jamahiriya/Malta) - Application by Italy for Permission to Intervene.

[32] Dundua, N. (2006). International rules on the continental shelf delimitation... Libya/Malta case.

[33] Cottier, T. (n.d.). Equitable Principles of Maritime Boundary Delimitation. Oxford Public International Law.

[34] International Court of Justice (ICJ). (1985). The case concerning the Continental Shelf (Libyan Arab Jamahiriya/Malta).

[37] ICJ - Memorial of Malta. (n.d.). Continental Shelf (Libyan Arab Jamahiriya/Malta).

[38] ResearchGate. (n.d.). Delimiting Maritime Economic Zones in Greece in the Context of International Jurisprudence.

[42] DergiPark. (n.d.). Mavi Vatan, Doğu Akdeniz ve Uluslararası Hukuk Üzerine Kavramsal İncelemeler.

[44] Arıkan, Baysan & Güngör Sola. (2023). Türkiye'nin Doğu Akdeniz'deki deniz yetki alanlarını koruma ve genişletme stratejisi olarak Mavi Vatan.

[46] Lika, I. (2020). The Greece-Egypt Maritime Agreement and Its Implications for the Greek-Turkish Dispute in the Eastern Mediterranean. SETA Analysis.

[47] Grigoriadis, I. N. (2020). The 2019-2020 Maritime Borders Delimitation Agreements in the Eastern Mediterranean and Their Implications.

[52] Axt et al. (2008). The Greek-Turkish Maritime Dispute. Contributions to International Relations.

[62] Cambridge University Press. (n.d.). Maritime Delimitation as a Judicial Process: Relevant Circumstances (Cut-off effect).

[65] International Court of Justice (ICJ). (2017). Costa Rica v. Nicaragua (Maritime Delimitation).

[66] Brill. (n.d.). The historical roots of equity in maritime delimitation... Truman Proclamation No. 2667.

[67] Daughton. (n.d.). The Development of Set Legal Principles in Maritime Delimitation.

[70] Dundua, N. (2006). The Law of the Sea and Delimitation. UN-Nippon Foundation Fellowship Programme.

[71] IIUM Law Journal. (2019). Maritime Boundary Delimitation: Equidistance vs Equitable Principles.

[72] International Law Studies. (n.d.). Delimitation of the Continental Shelf.

[75] Oxford Public International Law. (n.d.). Practitioner's Guide to Maritime Boundary Delimitation.

[78] Wikipedia. (n.d.). Saddam Haftar.

[79] Türkiye Today. (2025). Libya's Haftar plans Türkiye visit as relations thaw after years of hostility.

[80] Alwasat Libya. (2025). Saddam Haftar meets with Turkish Defense Minister.

[81] Middle East Council on Global Affairs. (2025). Growing Ties Between Eastern Libya and Türkiye Increase Tensions in the Mediterranean.

[82] To Vima. (2025). Libyan parliament eyes committee to study maritime deal with Turkey.

[83] The Soufan Center. (2025). IntelBrief: Russia and Türkiye Exploit Libya's Divisions.

[85] Al Majalla. (2025). The fight over Mediterranean gas turns to Tobruk.

[87] Wikipedia. (n.d.). 2022 preliminary energy exploration deal - GNU & Turkey.

[90] Turkish Minute. (2026). Turkey deepens contacts with eastern Libya amid talks on contested maritime deal.

Yorum Gönder

0 Yorumlar

Close Menu